10 Ağustos 2014 Pazar

Notos Dergisi Yayımlanma Koşulları


Dergilere yazı, öykü, şiir göndermek adlı yazı, Yazar Odası'nın en çok okunan yazısı oldu. Bu yazıyı çeşitli internet siteleri ve bloglar, yol gösterici bir kaynak olarak da gösterdiler. Belli ki yazdıklarını yayımlatmak isteyenlerin pek çok sorusuna da karşılık oldu. Tabii o zamanda bu zamana ilgili yazıda sözü edilen bazı dergiler kapandı, bazı değişiklikler de oldu. Belki zaman zaman ufak, ufacık eklemeler yapmak gerekecek. İşte okuduğunuz bu yazı da böylesi eklemelerden biri. Yeni yazarlara oldukça büyük bir yer ayıran Notos dergisi, sitelerinde yayımlanma koşullarını paylaşmış. İlgilenenler bakabilir.



31 Ağustos 2013 Cumartesi

Yazının En Büyük Günahları mı? : Klişeler ve Edebiyat Paralamaları


Kaynak: Uludağ Sözlük
İyi olan metin nedir? Zor soru mu? Peki, hiç olmazsa önce kötü olanları eleyelim o zaman. Soruyu şöyle soralım: Bir metni ne kötü yapar? Bir metin oluştururken yapılmaması gerekenler, işlenmemesi gereken en büyük günahlar nelerdir? Artık kapanmış olan Sıcak Nal dergisinin bu konuyla ilgili bir soruşturması vardı. Soruşturmanın adı “Nasıl yazılmamalı” idi sanırım. Her yazar buna farklı yanıtlar verir ki Sıcak Nal’daki soruşturmada da aynen böyle olmuştu. Bu arada bir yazarın, taze yazarlara nasıl yazılması gerektiğini öğütleyemeyeceği gibi, nasıl yazılmaması gerektiğini de söyleyemeyeceğini dile getirenler de mevcuttu. Ben her zaman olduğu gibi apaçık ortada olan, zaten bilinen şeyleri yazdığım için kendimi birilerine tavsiye verir saymıyorum. İşte eline kâğıdı kalemi alıp (ya da bilgisayarın başına geçip) bismillah diyen bir yazar adayının bence aklında bulundurması gereken iki günah: klişeler ve edebiyat paralamaları.

Edebiyat bir sanattır diyorsak o zaman her sanat dalında olduğu gibi bu alanda da yaratıcılıktan bahsetmek gerekecektir. Yaratmak: Yani yeni bir şey, kendinden öncekilere benzemeyen özgün bir şey ortaya koymak. Bunun karşısındaysa kendinden önce artık okuyucuyu bıktırıcı bir ölçüde kullanılmış, kullanıla kullanıla bayağılaşmış cümleler, klişeler gelir. Klişe bir matbaa terimi. Anlamdaşı basmakalıp. Alırsınız bir klişeyi ve tek bir klişeyle birbirinin aynısı bir sürü basılı materyal elde edersiniz. Çoğu kere klişe kullanımı aynı zamanda aşırı süslü edebiyat paralamalarına da denk düşer.

“Gözlerin mavi okyanuslar kadar derin ki baktıkça içlerinde boğulabilirim.” diye söyledi genç adam. (Aslında bu cümleyi büyük ölçüde, her yıl dünyanın en kötü ilk roman cümlesini seçen Bulwer-Lytton’ın yarışmacılarından birinden arakladım. Belki daha sonra bu yarışmaya da değinirim.) Ya da “Telefon acı acı çaldı.” “Birden kapı vuruldu.” “İçine o acı, bıçak gibi saplanıverdi.” Alın size klişeler. (Konudan konuya atlıyor gibi görünebilirim ama sabitim merak etmeyin, klişelerden, edebiyat paralamalarından ve Buler-Lytton’ın en kötü ilk
roman cümlesi yarışmasından söz edince aklıma geldi. Zamanında Haftalık dergisi bir yarışma düzenlemişti. Yarışmanın adı “Bir romanın ilk cümlesi” gibi bir şeydi. Keşke elimde bulunsa da paylaşsam. Sanırım edebiyat paralamalarına ve klişelere bu yarışmaya katılanlardan daha iyi örnekler bulamazdım.)

Yazmaya soyunan pek çok insan bu tür basmakalıpları kullanınca edebi bir metin meydana getirdiklerini düşünüyor olabilirler. (Bu kadar çok olduklarına göre öyle düşünüyorlar herhalde) Ama yeni başlayan genç yazarların yanı sıra bir de metinlerini hatta kitaplarını yayımlamaya başarmış yazarlarca enikonu kullanılan klişeler. Bunlardan en tehlikelisi, sanırım “gibi” edatıdır. Tehlikelidir çünkü sinsidir ve edebiyat paraladığınızı, klişeye düştüğünüzü size sezdirmez bile. Yukarıda verdiğim örneği yineleyeyim: “İçine o acı bıçak gibi saplanıverdi.” “Gözleri birer elmas gibi parladı.” “İçindeki öfke bir dev gibi büyüyordu.” Belki bunlar çok basit örnekler olduğu için “Hadi canım sen de!” diyorsunuzdur. Yine de söyleyeyim, sizin en ayrıksı sandığınız yerde bile “gibi” edatı sizi alıp yerden yere paralayabilir. Dillere düşersiniz, rezil olursunuz! Tamam, belki o kadar değil ama bu sinsi yaratığa dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum. Sanırım bu konuda benimle hemfikir olmayan pek çok yazar da var. Ancak ben şahsen kendisini çok da sevmiyorum.

Bir başka tehlikeli kalıp sanırım yine ilk cümlelere dair. Bu kalıp genelde şu şekilde: “Bilmem ne yaparken bilmem ne olan bilmem kim, bilmem ne yaparken bilmem ne oluyordu” Karışık geldi biliyorum. Formülü uygulamaya dökeyim en iyisi. “Dışarıda yağan yağmurun ıslattığı pencerenin önünde huzurla kitabını okuyan Şükûfe sayfalara bakarken Kutbettin’in o şehvetli dokunuşlarını hayal ediyordu. ” (Bu ne be! Böyle bir cümle kurduğum için kendimden tiksindim.) Açıkçası bu kadarı bana bile fazla geldi. Ama anlatabildiğimi umuyorum. Kuşkusuz böylesi kalıpların ustalıklı kullanımları da olabilir. Ben berbat bir tanesini örnek olarak sundum. Edebiyat paralamalarının nasıl olduğunu zihninizde canlandırabilmek amacım.

Kısacası bir ironi unsuru olmadıkça klişeler genellikle (genellikle diyorum çünkü söz konusu olan “ihlal edilebilir kurallara sahip bir sanat”) metninizi aşağı çeken ayakbağlarıdır. Aynı şey edebiyat paralamaları, cafcaflı cümleler için de geçerli. Ne demişti Hemingway, artık Barok devri geride kaldı, üstelik mobilya dekorasyonuyla da uğraşmıyoruz.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Kitabımı nasıl yayımlatırım?


Belki böylesine temel bir konuyu çok daha önceden yazmam gerekirdi ama itiraf edeyim, üşeniyordum. Evet, yazarlık konusunda ahkâm kesip yazmaya üşenen birisi! Ne kadar doğru adreste olduğunuzu anlayın. Neyse, geçenlerde bir sitede bu konu hakkında soru sorduklarında kendimi uzun uzadıya yazıp çizip yanıt verirken buldum. Anladım ki üşengeçliğim geçmiş, Yazar Odası’nda bunun hakkında yazmanın tam zamanı.

Öncelikle çok tabii olarak elinizde bir kitap dosyası olması gerekir. Abes mi geldi bu cümle? Oysa henüz hiçbir şey yazmadan yayınevleriyle konuşup ona göre bir şeyler yazması gerektiğini düşünen kişi sayısı hiç de az değil. Elinizde yazılmış bir kitap dosyası olmadan bir yayınevinin kapısını çalmaya kalkarsanız muhtemelen alacağınız yanıt “Ne kulübü lan!” gibi bir şey olacaktır, yapmayın.

Yayınevine dosya nasıl gönderilir anlatmadan önce yayınevlerinin nasıl çalıştıklarına dair bir iki ufak noktaya değinmek gerek. Öncelikle şunu söyleyelim: piyasada gördüğünüz ciddi bir yayınevine gidip “Masrafları ben karşılayacağım, yeter ki kitabımı basın,” deme gibi bir şansınız yok. Yazarın kitabın basım ve dağıtım masraflarını karşılaması sanılabileceğinin aksine istisnadır. Tam tersine yazar, yayınevinden yayımlanan kitap için telif ücreti alır.

Öte yandan yazarın basım ve dağıtım masraflarına katıldığı türden yayınevleri de yok değil. Ancak böylesi bir yayınevinden kitabınızı yayımlatıp başarılı olmanız çok zor. Hem sonra eserinizin bir yayınevince kabul görüp, ciddi bir editoryal bir çalışmadan geçerek yayına kabul edilmesi yerine parayla kitabı bastırmak neden? Kaldı ki bu tür yayınevlerinin, kitabın dağıtımını layıkıyla yapabilecekleri de kuşkulu. Eğer amacınız sizden yakınlarınıza bir hatıra kalması ve basılan kitabınızı eşe dosta dağıtmak değilse bu yolu önermiyorum.

Yayınevine dosyanızı göndermeden önce göndereceğiniz yayınevlerinin önceden yayımladığı kitaplar hakkında fikir sahibi olmalısınız. Yayın kataloğundaki hiçbir kitaba uymayan bir kitabı gönderirseniz muhtemelen şansınız düşüktür. Ayrıca şunu da söylemek gerekir ki eğer yazdığınız bir öykü veya şiir kitabıysa (Şiir basmıyoruz sözüne hazırlıklı olun!) yazdıklarınızın önceden dergilerde yer almış olması sizin için büyük avantajdır. Hatta denilebilir ki öykü ve şiirleriniz dergilerde yer almamışlarsa şansınız çok daha düşüktür. Metinlerinizi dergilerde nasıl yayımlatabileceğinize dair şu yazıya göz atabilirsiniz.

Yayınevini seçtikten sonra şimdi iş geliyor kitap dosyanızı kendilerine ulaştırmaya. Kitap dosyanızı yayınevlerine ulaştırmanın, biri nadir kullanılan, iki yolu vardır: Biri posta yoluyla diğeriyse internet üstünden e-posta göndererek. Elden teslim yayınevlerinin tercih etmediği bir yoldur. Aslına bakarsanız büyük bir çoğunlukla e-posta da öyle. Ama siz illa e-posta ile dosyanızı göndermek istiyorsanız yayınevini arayıp bu yolla dosya kabul edip etmediklerini öğrenebilirsiniz.

Kitap dosyanızın adı ve yazarının adının bulunduğu kapak sayfasının bir köşesinde sizin iletişim bilgileriniz (telefon, adres, e-posta vb.) mutlaka bulunmalı. Ayrıca dosyanızla birlikte bir özgeçmiş ve dosya hakkında bilgilendirici bir kapak yazısı veya özet de bulunursa bu, işlerin ilerleyişini çabuklaştıracaktır. Tabii bu kapak yazısı/özette kitabınızın türünü (roman, öykü, kurmaca dışı vb.) olup olmadığını yazmayı da unutmayın.

Dosyanızı yayınevine gönderdikten sonra beklemeye başlarsınız. Yanıt için bir-üç ay arası bir süre bekleyebileceğiniz gibi bu süre çok daha uzun da olabilir. Eğer çok sabırsız biriyseniz işin en sağlıklı yolu yayınevini arayıp ne kadar sürede size olumlu veya olumsuz yanıt verebileceklerini öğrenmektir. Yaklaşık bir süre söyleyeceklerdir. Bunu, bir defa yapın. İkide bir “Dosyam ne oldu?” diye zaten işleri başlarından aşkın insanları rahatsız etmek istemeyiz. Sonra yanıt gelir. Dosyanızı kabul veya reddedettiklerini çoğunlukla e-posta yoluyla bildirirler. Şunu bilin ki pek çok ünlü yazar da dahil olmak üzere, ilk gönderdiği yayınevince kabul edilen yazar çok azdır. Tam aksine, onlarca yayınevinin kapısını çalıp en sonunda bir yayınevinin dosyasını yayımlamayı kabul ettiği ve bugün adını hemen herkesin bildiği birçok ünlü yazar vardır. Dolayısıyla dosyanızı bir sürü yayınevine defalarca göndermeniz gerekebilir. Umudunuzu kaybetmeyin ve sabrınızı koruyun. Yayınevi dosyanızı kabul ettikten sonra sebat ederseniz arkasından yeni kitaplar gelir. Kim bilir, belki bir blog açıp insanlara yazmak ve yayımlamak üzerine ahkâmlar kesmeye bile başlarsınız.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Yaratıcı Yazarlık Sempozyumu



Birkaç gün önce Yazar Odası’nın e-posta kutusuna bir mesaj geldi. Mesajı gönderen İstanbul Bilgi Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık Kulübü başkanı Özge Yerlikaya’ydı. 27 Nisan 2013’te Bilgi Üniversitesinde yapılacak olan yaratıcı yazarlıkla ilgili bir sempozyum hakkında beni bilgilendirdi ve bu konuyu Yazar Odası’nda duyurup duyuramayacağımı sordu. Ben de memnuniyetle kabul ettim.

Önce sanırım Bilgi Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık Kulübünden söz etmek gerekecek. Türkiye’deki üniversiteler içinde bu adla kurulmuş benim bildiğim tek kulüp. Zaten Özge Yerlikaya da bunu teyit ediyor. (Tabii sanırım ODTÜ Genç Yazarlar Topluluğu gibi oluşumları da unutmamak gerek.) Bilgi Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık Kulübünün kuruluş tarihi, 2011 Eylül. Önce okulun Türk Dili Bölümünden Atanur Memiş’le çalışmaya başlamışlar. Atanur Memiş aynı zamanda iki şiir kitabı da bulunan bir şair ve yabancılara Türkçe öğretimi üzerinde de çalışan bir öğretmen. Bu dönemde kulübün çalışma biçimi aslında tipik bir atölye gibi. Kulüp üyeleri birbirlerinin yazdıklarını okuyor ve eleştirilerini söyleyerek metinlerini değerlendiriyorlarmış. Bir yıl içinde bayağı yol kat etmişler ve başlardaki çekingenliklerini üzerlerinden atmışlar. Ancak bir süre sonra yalnızca kendi yazdıklarını okuyup eleştirmek yetmemeye başlayınca İstanbul Bilgi Üniversitesinde yaratıcı yazarlık teknikleri de veren Celil Oker’in kapısını çalmışlar. Bu çalışmanın faydası, kurmacanın teknik yönlerine dair usta bir elden bilgileri edinmek olmuş. Tabii bu atölye çalışmalarının yanı sıra Yazar Odası’nda da zaman zaman bahsettiğimiz kitapların, sözgelimi Murat Gülsoy’un Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık veya Semih Gümüş’ün Yazar Olabilir miyim?’in sistematik okumalarını yapmışlar. Ayrıca Kitapperformans, 6 Parçalı Öykü Anlatımı: Hikâyelerin Psikolojik Altyapısı gibi etkinlikler de düzenlemişler.

Bu aşamada sözü Özge Yerlikaya’ya bırakıyorum. Kendisi kulüp faaliyetlerinden sempozyuma giden süreci şöyle anlatıyor:

“Bu süreç boyunca edebiyat  tartışmalarını gündeme almamızın bize vakit ve enerji kaybettireceğini düşündüğümüzden böyle bir işe  girişmedik. Önce Sabitfikir dergisinde , daha sonra Varlık dergisinde yaratıcı yazarlık ile ilgili okuduğumuz yazılar  nedeniyle bu konuda bir şeyler söylememiz gerektiği kanısına vardık.  Bu yazıların birinde yazarlığın  herkesin ulaşmak istediği büyük bir mertebe olduğu, ancak birtakım özel kimselerin bu işi yapabileceğinden dolayı yaratıcı yazarlık kurslarının gereksizliğinden bahsediliyordu. Diğerindeyse yaratıcı yazarlık kurslarının bir soğuk savaş taktiği olarak ABD’de başlatıldığı, bu sebeple iyi niyetli çalışmaların kötü şeylere hizmet etmesinin kaçınılmaz olduğunun altı çiziliyordu.  Biz ise bu konunun bir paydaşı olarak yazmak için radyasyonlu bir örümcek ısırığına ya da CIA ajanı olmaya gerek olduğunu düşünmüyorduk.  Bir eleştiri yazısı yazıp göndermekse yaratıcı yazarlık kavramını daha da karmaşık bir hale getirmekten ve bu konudaki tartışmalara bir yenisini eklemekten başka bir işe yaramayacaktı. Bunu iyi bir yere kanalize etmenin yollarını aradık ve bu konu üzerine kafa yoran kimseleri bir sempozyumda bir araya getirerek kavram kargaşasını ortadan kaldırmaya yönelik bir adım atmak istedik. Aynı zamanda Türkiye’deki okullar arasında tek yaratıcık yazarlık kulübü olmamız hareket alanımızı sınırlayan bir şey. Etkinliği herkese açık bir hale getirerek bu konuda bir koordinasyon yaratmak ve okullar arası çalışmalar organize edebilecek bir ekip oluşturmak istedik.”

Böylece bir sempozyum fikri doğmuş. En başta da dediğim gibi, sempozyum, 27 Nisan’da İstanbul Bilgi Üniversitesi Santralİstanbul kampüsünde gerçekleştirilecek. Konuşmacılar, Murat Gülsoy, Bülent Somay, Semih Gümüş, Murat Belge, Pınar Kür ve Gülayşe Koçak’tan oluşuyor. Sempozyum üç oturum şeklinde düşünülmüş. İlk oturumda, yaratıcı yazarlığın tanımı, çıkış kaynağı ve Türkiye’deki uygulamaları üzerine Semih Gümüş , Bülent Somay ve Murat Gülsoy  konuşacaklar. İkinci oturumda ise yaratıcı yazarlığın akademik düzlemdeki yeri, değeri ve işlevselliği üzerine Murat Belge, Pınar Kür ve Gülayşe Koçak tartışacaklar. İstanbu Bilgi Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık Kulübü üyelerinin moderatörlüğünde gerçekleştirilecek olan forum ile son bulacak.Son oturumda Bilgi Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık Kulübü üyeleri “Yaratıcı Yazarlıkta Ticari Kaygı ve Okullar Arası Yaratıcı Yazarlık Koordinasyonu” konularını ele alacak ve forumla birlikte sempozyum sona erecek.

Sempozyum ve İstanbul Bilgi üniversitesi Yaratıcı Yazarlık Kulübü hakkında daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak isterseniz şu adreslere uğramanızı öneririm: 



22 Mart 2013 Cuma

TED-Ed - Yazarın Atölyesi

TED'i muhtemelen duymuşsunuzdur. TED (Technology, Entertainment and Design), temelde Sapling Foundation adlı kâr amacı gütmeyen bir vakfın düzenlediği bir konferanslar dizisi. Sitelerinde pek çok ufuk açıcı, ilham verici hatta hayata bakış açınızı değiştirici konferansın videosunu bulmak mümkün. Videoların altındaki seçeneklerden gönüllülerin katkılarıyla sağlanan pek çok yabancı dil seçeneği - bu arada Türkçe çevirileri - ve konferansların tam metin dökümleri de mevcut.

TED'in bu arada bağlantılı etkinlikleri de var. Türkiye'de de düzenlenen TEDx konferansları bunlardan biri. Benim size önereceğimse TED-Ed adlı bir çevrimiçi eğitim sitesi. Bu sitede de işler videolar üzerinden yürüyor. Gerçekten ilginç şeylere ulaşabilirsiniz. Tabii bu arada edebiyat ve yazmakla ilgili videolar da var. Yazmakla ilgili olan videolar TED-Ed'in sitesinde The Writer's Workshop - Yazarın Atölyesi başlığı altında da yer alıyor. Şimdilik The Writer's Workshop videolarına Türkçe altyazılar yüklenmemiş. Bu yüzden İngilizce veya altyazı desteği verilen diğer dillerden herhangi birini bilmeyenleri üzebilir. Ama TED'in her ortamda, videolarının dünya dillerine çevrilmesi desteklediği düşünüldüğünde kimi gönüllüler çıkıp bu çeviri işini de yakın zamanda halledebilirler. Kim bilir belki Yazar Odası'ndaki bu ufak tanıtım bir vesile olur. Alın size Nadia Kalman'ın hazırladığı, yazarlık ve antisosyal becerilere dair bir video:


16 Şubat 2013 Cumartesi

Yazar Odası’ndan öğretmenlere bir çağrı: Yazarlık ve Yazma Becerileri Dersleri

Yazar Odası’nın blog takipçi sayısı 250’yi, Twitter’daki takipçi sayısı da 1000’i geçmiş durumda. Bu yüzden buradan yazılıp çizdiklerim üzerine yapacağım bir çağrının ufak da olsa bir karşılık bulacağını düşünüyorum. Konu yine yazarlık. Çağrımsa Türkçe ve edebiyat öğretmenlerine (ve tabii dileyen öğrencilere). Çünkü bahsedeceğim konuyla ilgili yalnızca onlardan bilgi alabilirim. Benim öğrencilik yaptığım dönemdekinin aksine artık lisans öncesi eğitimde yazma heveslisi öğrencilerin ellerinde pek çok farklı olanak olduğunu görüyorum. Bunlardan bir tanesi edebiyat ve yaratıcı yazarlık kulüpleri (bizim zamanımızda bu adla eğitsel kol bile yoktu), bir diğeri ise okullardaki edebiyat ve Türkçe dersleri kapsamında yapılan yaratıcı yazarlık çalışmaları... Tabii bir de yeni bir seçmeli ders olarak "Yazarlık ve yazma becerileri" dersleri var. Açıkçası, öğretmenlerin ve öğrencilerin böylesi derslerdeki deneyimlerinden Yazar Odası içinde bahsetmenin fena olmayacağını düşündüm. Öğretmenler neler yapıyor, öğrencilerin tepkisi ne oluyor, bu işin zorlukları, karşılaşılan olumlu olumsuz deneyimler neler... Yani bu etkinliklerle ilgili aklınıza ne gelirse yazarodasi@gmail.com adresine yazabilirsiniz. Bu konuyla ilgili iletişime geçecekler çeşitli sebeplerden dolayı anonim kalmak, karşılaştıkları bazı olumsuzluklardan dolayı okullarının ve kendilerinin adını vermek istemeyebilirler. Tam aksine elde ettikleri güzel sonuçları özellikle duyurmak isteyenler de olabilir. Adınızın Yazar Odası’nda yayımlanması veya yayımlanmaması tercihi tamamen size kalmış. Yanıtlarınızı bekliyorum, umarım çağrım karşılık bulur.

3 Aralık 2012 Pazartesi

Edebiyat: Yürekle mi yazılır/okunur, akılla mı?



Daha önceki yazılarımda (mesela şurada ve şurada) yaratıcı yazarlıkla ilgili kitaplardan söz etmiştim. Tabii ben o yazıları yazdığımda henüz piyasada olmayan, yeni kitaplar da yayımlandı. Semih Gümüş’ün Yazar Olabilir miyim? - Yaratıcı Yazarlık Dersleri adlı kitabı da bu alanda çok ses getiren kitaplardan birisi. Semih Gümüş, ünlü bir edebiyat eleştirmeni. Kendisi aynı zamanda Notos Kitap yayınevinin ve Notos edebiyat dergisinin de genel yayın yönetmeni. Ayrıca Yazar Odası’nda daha önce konu ettiğimiz (şurada ve şurada) , yine Notos’a bağlı bir yaratıcı yazarlık atölyesini de yürütüyor.

Dürüstçesi, Semih Gümüş’ün kitabına ilk okumamda ısınımamamıştım. Sonra yeniden okumaya karar verdim ve aslında pekâlâ yazarlık yolunun başındakilere yararlı bir kitap olabileceğini kabul etmek durumunda kaldım. İlk okumamda beni yanıltan şey kitabın adındaki “Yaratıcı Yazarlık Dersleri” ibaresiydi. Böyle olunda kitaptan birtakım teknik bilgilere dair bir beklentiye girdim. Ancak “Yazar Olabilir miyim?”i daha çok bir tavsiye, öğüt kitabı gibi okuyunca kitabı kafamda daha sağlıklı bir konuma oturtabildim.

Bu ikinci okumamda dikkatimi çeken pek çok tavsiyenin yanında bir tanesi üzerinde özellikle durmak istiyorum. Semih Gümüş, “Edebiyat duyguyla değil, akılla okunup yazılır,” diyor. Bence irdelenmesi gereken bir konu. Bana kendi deneyimlerimi düşündürten bir konu üstelik.

Yaratıcı yazarlıkla ilgili pek çok kere interneti taradığım oluyor. Bazen bu arama-taramalarım, edebiyatın ve yazarlığın ne olduğu konusunda pek bilgi ve donanım sahibi olmayıp kendileri yazar olmak isteyen veya başkalarına bu yönde tavsiyeler veren kişilere odaklanabiliyor. Evet, hususi olarak Twitter’da veya Google’da böyle şeylere de bakıyorum. İşte bu taramalar sonucunda pek çok yerde “Yazar olmak yürek işidir,” ; “Şiir, kalemle, kitapla değil, kalple yazılır,” gibi ifadelere pek çok kere rast geldim. Bunları okuyunca Semih Gümüş’ün de aslında kitabında bir iki cümleyle üstünden geçtiği bir durumun yaygınlığı anlaşılıyor. Türkiye’de henüz okuma deneyimi çok az, oldukça sınırlı olan kimseler - ki bunların içinde çok genç yaştaki öğrenciler de var - edebiyatın, özelde de şiirin bir duygu işi, bir ‘yürek’ işi olduğu kanaatinde. Aslına bakılırsa bu durumun eğitimli kimseler için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Sözgelimi yazar ve şair Mehmet Erte’nin Bakışın Kirlettiği Ayna adlı öykü kitabının başında bir psikiyatristin, şair olan hastasını “Duyguları boşaltmak sizin gibi kişilerde işe yaramaz” diyerek öykü yazmaya yönlendirdiği bir bölüm vardır. Erte’nin kurmaca doktorunun benzeri kişiler, gerçek hayatta da karşımıza kimi zaman çıkıyor. Dolayısıyla Semih Gümüş, kitabında o cümleyi kullanırken muhakkak yaşadığı böylesi deneyimlere dayanıyordu. Ben de bu yazıyı kaleme alırken, belki herkesi değil ama, bu düşüncedeki kişilerin akıllarını biraz daha erken çelmeye çalışıyorum. 


 Semih Gümüş’ün, kitabında ifade ettiği gibi, şiir, edebiyat birer duygu işi değildir. Özellikle televizyonda, her şiir okunan yerde bayık bir fon müziğinin arkaya girmesine veya şiiri seslendiren kişinin, sesiyle birtakım ‘nağmeler’ yapmasına aldanmayın (Bazen bu okunanlara şiir bile denemiyor) . Aynı şey TRT’deki şair-yazar belgeselleri için de geçerli. Yapıtlarından parçalar okunup sepya havası verilmiş puslu görüntülerini izlediğiniz yazarlar hiç de öyle ‘ağlak’ , aşırılı hisli insanlar değiller. Düzeltiyorum! Kendileri öyle olsalar bile en azından yapıtları öyle değil. Roman, öykü veya şiir, duyguların dışavurumu, birer iç dökme eyleminin sonucu ortaya çıkan şeyler değildir. Okumuş olanlar belki anımsar, Hemingway’in “Düzyazı mimaridir,” sözüne değinmiştik. Bir mimar nasıl ki yapıtını kurarsa, kurgularsa, üstüne kafa yorarsa, duygularını değil, zihnini paralarsa aynı şey edebiyatçı için de geçerlidir. Edebiyatın içinde duygular olabilir ama edebiyat salt duyguyla yazılmaz. Bir başka deyişle, yazar olmak için ‘yürek’ten çok akıl, daha doğrusu zihinsel etkinlik ve emek gerekir. Pek çok kişinin sandığının aksine, pek çok şair, sandalyesine oturur, şiiri zihninde kurar, defalarca çalışır. Bu işte öyle ‘şairane’ bir yön bulmak kimilerine zor gelir. Ancak işin aslı da budur. Yaratıcı sürecin içinde açıklaması güç anlık parlak fikirler, patlamalar, esinler, insanı dehşete düşüren şeyler vb. yok mudur? Evet, ancak bunlar da yine insan zihninin ‘doğal harikaları’ndandır. Pek öyle yürekle, gönülle, duygularımızı kâğıda dökmekle ilgisi yoktur.

25 Kasım 2012 Pazar

Yaratıcı yazarlık (bazı) ders notları



Ferit Edgü, Tüm Ders Notları adlı kitabında, okurun, kitabın adına bakıp yanılmaması için belirtir: Bu kitap okurun öğrenmesi gereken ders notları değil, yazarın kendi tuttuğu ders notlarıdır. Dolayısıyla okur, karşısında kendisine ders veren birisi olduğu algısına kapılmamalıdır. Bu yüzden ben de yazımın başında şerh düşme gereksinimi duydum; blog okurları yanılmasınlar. Aşağıda yazdıklarım, çeşitli yaratıcı yazarlık kitaplarından, çeşitli yazarların oradaki buradaki tavsiyelerinden kulağıma küpe olanlardır. Bu tavsiyeleri çoğu kere birden çok yazar verdiği için kaynak belirtmek için yeniden tek tek kitap, dergi, internet taramasına girişmedim. Yalnızca belleğimden süzüldüğü kadarıyla paylaşıyorum. Burada başkasının hakkına girmemek için bir şeyi vurgulamak gerekirse, bu tavsiyelerin hiçbirinin bana ait olmadığı, benim başkalarından öğrendiklerim olduğudur. Biraz internet araştırmasına giririşirseniz pek çok başkasını bulmak da mümkün. Hadi başlayalım:

- Bir defter tutmak gerek. Yazacağın kurmaca metinlerle ilgili her türlü fikir kırıntısını bu deftere tutmalısın. Bir yere gittiğin zaman defter yanında bulunsun. Parlak fikirler not edilmezlerse uçar giderler.

- Tanrı’nın ilk emri gibi belle bunu: Oku!

- Yaz! İlham gelmesini bekleme sakın. Yazmayı ilham gelince yapılan “sanatsal” bir eylem yerine bir iş olarak gör. Her gün kıçının üstüne otur ve yaz.

- Okumak tamam. Ama bir yazar gözüyle okumasını öğrenmek gerek. Kurmacanın unsurlarını öğren ve bir metni okurken yazarın nasıl o metni oluşturduğunu düşün. Metni çözümlemesini öğren.

- Çatışma varsa kurgu var. Çatışma yoksa kurgu yok.

- Sözlük karıştır.

- Şiir veya kurmaca metinler olsun, edebiyat bir “yürek/gönül/kalp işi” değil, akıl işidir. Edebi metinler akılla yazılır. (Semih Gümüş’ün Yazar Olabilir miyim? kitabındaki bir tavsiyesi bu. Bunun hakkında blogda bir yazı da yolda)

- Yazarlık/Edebiyat bir sanattır. Sanatın eğitimi olabilir. Dolayısıyla tıpkı resim gibi yazarlık eğitimi de verilebilir, okulları, kursları, atölyeleri olabilir. Buralardan yazarlığa dair bir şeyler öğrenmek mümkündür. Mümkün olmayansa her resim atölyesine gidenin, atölyeden Picasso olarak çıkmasıdır.

- Kurallar yıkılmak içindir.

Şimdilik aklıma gelip de tuttuğum ders notları bu kadar. Belki ileride başkalarını da anımsar ve buraya çiziktiririm. (Veya yazı ortamım düşünüldüğünde, tıkırdatırım demeliyim sanırım.)


P.S. Yeri gelmişken belki ilginizi çeker: http://www.advicetowriters.com/

"Bilinen sırlar ve ihlal edilebilir kurallar"

Yapı Kredi Kültür Merkezi geçtiğimiz ekim ayında “Yazarın Karanlık Odası: Foto-biyografik söyleşiler” adıyla bir söyleşi etkinliği düzenlemeye başladı. Etkinlik çerçevesince, kendi albümlerinden seçtikleri fotoğraflarla kişisel ve edebi yaşamları etrafında yazarlarla her ay bir söyleşi gerçekleştiriliyor. Bu ayki etkinliğin konuğu Murat Gülsoy’du. Çocukluk fotoğrafları, Boğaziçi Üniversitesi günleri, Hayalet Gemi vb. derken bu fotoğraflardan birisinde de Gülsoy’un Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık adlı kitabı yer alıyordu. Doğal olarak söyleşinin içeriği gereğince bu kitapla ilgili de konuşuldu. Gülsoy, İngilizcede yaratıcı yazarlık teknikleriyle ilgili yazılmış olan pek çok kitabı okuduğundan ve Büyübozumu’nun da aslında henüz çevrilmemiş bu tür kitaplara karşı eleştirel bir bakış açısı oluşturmak amacıyla yazıldığından söz etti. Gerçi, Büyübozumu okunduğunda bu eleştirel bakış açısı hemen fark ediliyor. Ama bunu bir de kitabın yazarından işitip okuduklarınızın sağlamasını yapmak güzeldi.

Aslına bakılırsa, kitabın alt başlığı, bu bakış açısını yansıtıyor: “Kurmacanın bilinen sırları ve ihlal edilebilir kuralları.” Popüler bir tür kitabı, bir çoksatar yazmak için belli kurallara ihtiyacınız olabilir. Zamanında TRT 2’de resim programı yapan ressam Bob Ross’un tavsiyeleri gibidir bunlar. Kalıplarla talebe uygun bir ürün çıkarırsınız ortaya. Bob Ross tarzı şipşak resimlerle Picasso olmak pek mümkün değildir.  Edebiyat sanatıysa söz konusu olan, öğrendiğiniz bütün kurallar ihlal edilebilirdir. Yaratıcı yazarlıkla ilgili kitaplarsa tavsiyelerle doludur: “Metni yazarken asla şöyle yapmayın, ilk cümlede şunu mutlaka böyle yapın vb.” Dolayısıyla edebiyatla uğraşmak isteyen birisinin öncelikle bütün bu kurallarla dolu kitaplardaki hiçbir şeyin nihai olmadığını bilmesi gerekir.

Öte yandan yaratıcı yazarlık kitaplarında yazanlar aynı zamanda zaten bilinen ‘sır’lardır. Yazmak için yapmanız gerekenler bellidir. Sözgelimi bir defter tutmak, ilham gelince değil de oturup günü gününe mutlaka bir şeyler yazmak, çok okumak, kurmacanın unsurlarını bilmek ve bir yapıtı yazar gözüyle “soymaya”, “büyüsünü bozmaya” kendimizi alıştırmak vb. Hatta öyledir ki bu ‘sır’ların pek çoğunun aslında sizin de bildiğiniz şeyler olduğunu fark edersiniz. Büyübozumu’nun alt başlığı bu açıdan kitabın kendisini çok güzel ifade ediyor.

Ben, Büyübozumu’nun okunması yararlı ve keyifli bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bütün yararları bir yana, daha sonra - özellikle ABD kökenli - yaratıcı yazarlık teknikleri kitaplarının sıraladıkları kuralları okurken eleştirel bir gözle bakmanıza yardımcı olacaktır. Özellikle kitabın sonundaki Tanpınar’dan aktarılan bölüm oldukça zihin açıcı.

23 Eylül 2012 Pazar

Telif Hakları Meselesi: Ya kitabımı çalarlarsa?



İlk kitabını yayımlatmak isteyen pek çok kişinin şu soruyu sorduğuna rast geliyorum: “Yayınevi, editörler veya bir başkası acaba kitabımı/fikrimi çalarlar mı? Kitabımın çalınmasını önlemek için ne yapmalıyım?” Bunun için yüzlerce sayfalık kitap taslaklarını noterde tasdik ettirmeye gidenler olduğu gibi bu masrafı göze alamayıp kitabın özetini tasdik ettirmenin de işe yarar bir yol olduğunu düşünenler mevcut. Bir de tabii internet üzerinde yer alan Tasdix benzeri dijital tasdikleme yapan sitelerden medet umanlar da var. Peki gerçekten işe yarar yöntem hangisi? Bir metni yazmış olmak o metnin telif hakkına sahip olmak için yeterli mi yoksa o eserin hukuki haklarını almak için bir onay mercisine mi başvurmak gerek?

Öncelikle şunu söylemek gerek sanırım; bir eserin telif hakkı, kural olarak (bu, istisnaları var demek) o eserin yaratıcısına aittir. Siz oturup bir kitap yazmışsanız, o kitabın “eser sahibi” sizsinizdir. Bunu sık sorulan bir soru olduğu için söylüyorum; telif hakkı dediğimiz şey, bir merciden gelecek bir onay sonucundan elde edilen bir hak değildir. Bir öyküyü, şiiri, romanı vb. siz yazdıysanız o eserin “telif haklarını almak” için bir yere başvurmanıza gerek yok.

Öte yandan iş bu kadar basit nihayete ermiyor. Telif hakkı, bir yerden alınabilecek bir şey değil ama bir gün birisi çıkıp da sizin yazdığınız romana kendi adını koyarak yayımlatmaya kalktığında eserin size ait olduğunu ispat etmeniz gerekecektir. Başta dedik, eserin sahibi onun yaratıcısıdır; ama sizin eserinizin yaratıcısı olduğunuzu nasıl kanıtlayacaksınız?

İlk akla gelen yöntem bir notere gitmek gibi mi geliyor? Notere gittiniz diyelim. Yüzlerce sayfalık romanınızın taslağını onaylattınız. Bu, her şeyden önce çok yüklü bir masraf demektir. Öte yandan, diyelim kitabınızı hırsızlayan kişi, söz konusu eseri siz noterde onaylatmazdan önce o eserin elinde bulunduğunu kanıtlayabilirse ibre ondan yana dönecektir.  Bırakın noterde tasdik ettirmeyi, yalnızca eserin falanca tarihte (sizden önce) elinde bulunduğunu ispatlaması onun kefesinin ağır basmasına sebep olur. Yani noterde eserinizi tasdik ettirmek, noterler eserlerin gerçek sahiplerini araştırmadığı için, onca masrafa rağmen, boşa çıkabilecektir. Burada kilit nokta, bir eserin elinizde daha önce bulunduğunu ispat edebilmekte.



Noterden başka bir de Tasdix gibi seçenekler var. Tasdix ve benzeri sitelerin mantığı, yarattığınız bir belgeye zaman damgası vurmalarıdır. Yani yazdığınız belgeye zaman damgası vurduğunuz tarihte o belgenin sizin elinizde olduğunu gösterirler. Tabii bunu ücretli olarak yaparlar. Şu an için 10 kontör için 50 TL, 100 kontör içinse 400 TL almaktalar. Bu da az para değil. Üstelik birisi sizin eserinizi çalıp sahiplendiği zaman etkisi noterdeki tasdik işlemiyle aynıdır. Yani birisi sizden önce eseri yarattığını ispatlayamıyorsa işe yarar. Bir başka deyişle kesin delil niteliğinde değildir.
Peki ne yapılabilir? Birisi eserinizi çaldığında önemli olan şey o eserin yaratıcısının siz olduğunu ispat edebilmek. Bunun için yapabileceğiniz en mantıklı şey, o eserin ilk önce sizin elinizde bulunduğunu kanıtlayabilmek. Noter ve Tasdix benzeri zaman damgası vuran sitelerin de telif haklarıyla ilgili davalarda işlevleri zaten bundan öteye gitmiyor. Madem amaç eserin önce sizin elinizde olduğunu ispatlamak, o zaman niçin para saçasınız ki?

Birinci yöntem çok basit. Diyelim kitabınızı tamamladınız ve yazıcıdan A4 çıktınızı aldınız. Düzgünce bir sarı zarfa koyun. Bu zarfın ağzını kapayın ve PTT aracılığıyla kendi adresinize iadeli taahütlü olarak postalayın. Posta geldikten sonra zarfı açmadan saklayın. İşte, paralar saçıp noterden onaylatılmış veya Tasdix benzeri bir siteden zaman damgası vurulmuş belgeyle birebir aynı işleve sahip bu yaptığınız. Yarın bir gün birisi cânım kitabınızı sizden önce kendi adıyla basmaya kalkarsa işte elinizde deliliniz. Dolayısıyla aynı işlem için yüzlerce lira harcamanıza gerek kalmamış oluyor. Bir başka yöntem ise çok daha basit. Yazdığınız romanın, öykü veya şiir kitabının vb. Word veya PDF formatında kendi e-posta adresinize gönderiyorsunuz. Gönderdiğiniz tarih belli olacağı için elinizde işe yarar bir delil olmuş oluyor.
Bir de Tasdix muadili olan ücretsiz siteler var ki onları da es geçmemek gerek. Ekşi Sözlük yazarları swallowed arsenic’in sözlük girisinden öğrendiğim sitenin adı MyFreeCopyright. Site tamamen ücretsiz olarak belgelerinize zaman damgası vuruyor. Bence kayda değer.


Tabii bütün bunlardan sonra şunu da söylemek gerek: bütün bu saydıklarım, eserin ilk sizin elinizde bulunduğunu ispat edebilmek için uygulanan yöntemler. Asıl amaçsa yazılan bir kitabın vb. sahibinin kim olduğuyla ilgili bir uyuşmazlık çıkıp da mahkeme yoluna düşüldüğünde o eserin yaratıcısının kim olduğunu ispat edebilmek. Eseri ilk elinde bulunduranın siz olduğunuzu ispat edebildiğinizde kefenin ağırlığı büyük oranda sizden yana basacaktır. Ama bunun da mahkemelerin kararlarını nihai olarak etkileyen kesin bir delil olmadığını belirtelim. Ama maalesef elde bundan daha iyi bir yöntem mevcut değil.

Son bir şey; ben bugüne kadar bir kitap, herhangi bir yayınevine gönderildikten sonra kitabı bir başkasının (sözgelimi bir editörün) sahiplenip çaldığını duymadım, bilmiyorum. Edebiyat dünyasındaki hırsızlama tartışmaları sanırım daha çok basılı bir eserdeki bir konudan, bir bölümden intihal biçiminde ortaya çıkıyor. Falanca yazar filancanın yazdığı konuyu almış, öteki yazar bir başka kitaptaki bölümü aynen araklamış vb. E böyle bir şey için de siz kitabınızı yayımlatmadan önce noterden tasdik ettirseniz ne fayda!

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Yazar Olmak İçin Ne Yapmalıyım?





Aslında söyleyecek çok bir şey yok. Bu sorunun artık basmakalıp hale gelmiş olan yanıtı, pek çok yazar tarafından çeşitli kitaplarda, söyleşilerde, internet sitelerinde, bloglarda vb. verilmiş durumda. Öyle büyük bir sır da değil. Yazar olmak için tek bir şey (aslında iki şey) yapmak gerekiyor. Bunlardan birincisi yazmak. Yazın! Birinci kural bu. Yazmadan, yalnızca “Ben yazar olacağım” diyerek yazar olamazsınız. O yüzden yazar olma hülyalarına dalmak yerine oturup her gün yazın. İnsanlara, yalnızca ve yalnızca yazıyor oldukları için yazar denilir. Yani sahip oldukları bir özellikten değil ama yaptıkları bir eylemden dolayı. Şunu da ekleyeyim; bazı yerlerde denk geliyorum, kimileri “Bir fikrim var, bir metne başladım. Şu halde bir yayınevine gitsem, anlaşsam. Ona göre kitabımı tamamlasam, nasıl olur?” diye soruyorlar. Bir yayınevinin kapısını çalabilmek için ortaya başı sonu belli bir yapıt koymak zorundasınız. Yineliyorum, yazar olmak için yazmış ve yazıyor olmak gerekir. Hem, yayınevinden gelecek yanıta göre yazmayı sürdürecek veya bırakacaksanız hiç başlamayın derim. Üstelik bu biçimde hiçbir yayınevi de anlaşmaz. Ama bu, ilk kitabınızı nasıl yayımlatacağınıza dair başka bir yazının konusu. Bizse şimdi yazar olmak için ne yapmak gerektiğiyle ilgili konumuza dönelim.

Yazmakla birlikte yapmanız gereken bir şey daha varsa o da okumak. Okumak, sizin yazmak için besin kaynağınız. Yaratıcı yazarlık atölyelerinden, kurslardan, hatta bu blogdaki tavsiyelerden çok daha öncelikli olan bir şey varsa o da okumaktır. Bu, sizin yazarlık eğitiminizin ve dahası yazarlık sermayenizin temelidir. Yazarlıkta yalnızca doğuştan gelen yetenekle bir yere varamazsınız. Evet, yetenek gereklidir. Ama tek başına hiçbir şey ifade etmeyecektir. Bu yüzden sürekli okumalısınız. Üstelik, yalnızca yazacağınız türde, hatta yalnızca edebiyat kitapları da değil. Okuduğunuz her nitelikli kitap yazarlığınıza yaptığınız bir yatırımdır.


Bütün bunlar aslında bir açıdan beylik sözler gibi geliyor olabilir. Ama sınırlı bir kitap dağarcığına sahip olup yazmaya heves eden çok kişiyle karşılaşıyorum. İçlerinde hatırı sayılır sayıda metin, öykü, şiir yazmaya başlamış olanlar da var. Ortaya çıkan sonuç pek iç açıcı değil. Tabii ki bu yazar adaylarının hiç okumadığını iddia etmiyorum. Ancak, yalnızca birkaç klasik, birkaç da çoksatar okuyup - kendilerine açıkça itiraf edemeseler de - içten içe bunun yeterli olacağını uman yazar adayı hiç de az değil. İşte bu yüzden bu basmakalıp tavsiyeleri yineliyorum: oturup yazın, oturup okuyun!  

Bunun dışında bir iki ek tavsiyem daha olacak. İşi biraz daha geliştirmek için bir metni yazar gibi okumasını da öğrenmek gerekiyor. Aslında çoğu yazarlık atölyesinde ve yaratıcı yazarlık kitabında bu yeteneği geliştirmek üzere çeşitli bilgiler bulunmakta. Kurmacanın unsurları, karakter, atmosfer, çatışma, izlek vb. bir metni çözümlemeye yarayan bilgiler... Bunun için şuradaki
yazıda birtakım kitaplar önermiştim daha önce. Bu tür yaratıcı yazarlık kitaplarının yanı sıra eleştiri ve edebiyat incelemesi kitapları, metni bir yazar gözüyle okuma yeteneğinizi geliştirecektir. Murat Gülsoy’un Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık kitabını daha önce de önermiştim. Kitapta, (linkini verdiğim önceki yazımda söz etmemiş olsam da) bir yazar için defter ve not tutmanın öneminden de bahsediyor. Kitabın diğer bölümleri ve özellikle sonundaki Tanpınar’dan yapılan alıntı da hem okuması keyifli hem de ciddi anlamda yararlı. Aynı yazarın 602. Gece kitabı da bir metni yazar gözüyle okuyup çözümlemenin yollarını gösteriyor. Bunun yanı sıra Sevim Gündüz’ün Öykü ve Roman Yazma Sanatı kitabını da öneririm.

Yaratıcı yazarlıkla ilgili olarak pek söylenmese de eklemeden geçemeyeceğim. İyi bir yazar olabilmek için okumak ve yazmak dışında yapmanız gereken bir şey daha var. O da yaşamak. Bundan kastım bir savaşı yazmak için savaş muhabirliği yapmanız değil, ama  hayatla içli dışlı olmak, gözlem yapmak, bu arada ufku geniş olmak, diğer sanat dallarıyla ilişkisi olmak kastım. Sözgelimi bir roman veya öykü yazarı olarak sinema sanatını takip etmek, müzikten, tiyatrodan, felsefeden, bilimden aldıklarınızla yeni yaratılar ortaya koyabilmek... Yazabilmek için sermayenizin geniş olması gerekiyor. Bunun için de okumakla birlikte yaşamın ve sanatın diğer dallarının içinden de beslenebilmeniz gerekir. Tabii, roman yazabilmek için “Hayatım roman ağbi!” veya “Ben hayat üniversitesinden mezunum.” diyenlerden olmanız gerektiğini ima ediyor değilim. Önemli olan çok şey yaşamaktan ziyade hayattan (özellikle kültür hayatından) beslenebilmek, yazı sermayesi çıkarabilmektir. Bütün müzik kültürü yalnızca Türkçe pop şarkılarından veya bütün sinema kültürü çok bilindik gişe filmlerinden ibaret olan birisinin, yazdıklarına yansıtacağı da bu sınırdadır.


Bu arada bir özel tavsiye: özellikle şiir veya öykü yazıyorsanız mutlaka edebiyat dergilerini takip edin. Kendinizden önce yazılmış ve bugün yazılmakta olan metinleri ve yazarları öğrenin. Bir öykü yazarı veya şairin kitabını yayımlatabilmesi için kendisini dergilerde göstermesi gerekir. Bu sayede yazarın yetkinliği sınanır, yazdıkları gelişir ve üstelik adı duyulur. Öykü veya şiir yazıyorsanız, dosyanızı koltuğunuzun altına alıp yayınevlerinin kapısını çalmadan önce kendinize yakın bulduğunuz dergilerde yazdıklarınızı sınayın. Edebiyat dergilerine yazdıklarınızı nasıl gönderebileceğinizden şuradaki yazıya bakabilirsiniz, yararlı olacağına inanıyorum.
Hepsi bundan ibaret işte. Bir yaratıcı yazarlık atölyesine gitmek bile zorunlu değildir yazar olmak için. Tutup da yazarlık atölyelerinin yararsız olduğunu söylemeyeceğim. Nasıl ki bir resim atölyesi, resim tekniklerini öğrenmek için önemliyse iyi bir yaratıcı yazarlık atölyesi de benzer bir amaca hizmet eder. Resim atölyesi gibi yazı atölyesi de sizi sanatçı yapmaz ama kendinizi geliştirmenize, birtakım teknikleri öğrenmenize, disiplin kazanmanıza yardımcı olur.


Belki merak ediyorsunuz, zaten bilinen bu şeyleri bir kez daha niçin yazdım? Aslında bunun birinci sebebi, zaten bilinir gibi gözüken bu türden şeylere çoğu yazar adayınca pek kulak asılmadığını görmem. Sonuç olarak Google’da “Ben yazar olmak istiyorum.” veya “Nasıl yazar olunur?” diye aratan ama gerçekten okumayan ve dahası yazmayan yazar adayları dolu. Amacım biraz da Google’da bu aramaları yapanların belki sorularına yanıt olabilmekti. Zaten bu yüzden böylesi bir yazı başlığı seçtim. Bakalım, belki bir işe yarar. Belki sizden gelecek başka ilginç soruların yolunu açar bu yazı.



28 Ocak 2012 Cumartesi

Şiirlerini dergilerde yayımlatmak isteyenlere bir iki ufak tavsiye




Bu yazı, şiir yazmaya yeni başlayıp da şiirlerini ciddi, basılı dergilerde yayımlatma arzusunda olanlara gelsin.

Bugün, TRT Türk’te yayımlanan Açık Şehir programını izliyordum. Anımsatmaya gerek var mı, bilmiyorum. Açık Şehir, Doğan Hızlan, Semih Gümüş, Murat Gülsoy, İhsan Yılmaz ve Miraç Zeynep Özkartal tarafından farklı bölümlerinin hazırlanıp sunulduğu bir kültür ve edebiyat programı. Programın bu haftaki izleği ‘şiir’ olarak belirlenmişti. İki eleştirmen, Semih Gümüş ve Doğan Hızlan’ın sunduğu bölümde, Yasakmeyve ve Varlık dergilerini çıkaran Enver Ercan ve şair, yazar Metin Celâl konuktu. Konuk olmalarındaki bir sebep de şiir dergisi Yasakmeyve’nin onuncu yılını doldurması.

Konu şiir ve şiir dergileri olunca dergilere gönderilen şiirlerden ve genç şairlerden de söz açıldı. Denilen o ki Türkiye’de yayımlanan edebiyat dergilerinin çoğunluğunu şiir dergileri oluşturuyor. Bu dergilere de yayımlanması için gönderilen binlerce ama binlerce şiir var. Yalnız, mesele şu ki, dergilerin ve şiir kitaplarının satış rakamlarıyla dergilere gönderilen şiirler ve şiir yazanlar arasında muazzam bir niceliksel fark var. Konu her açıldığında duymaktan artık bıkanlar olsa da meseleyi iyi biçimde tarif ettiği için Aziz Nesin’in ünlü sözünü yineleyelim: Türkiye’de her iki kişiden üçü şair.

Buraya kadar söylediklerim şiir yazıp şiirlerinin dergilerde yayımlanmasını isteyenlerce kulak ardı edilebilecek türden. “Sonuçta ne olmuş, okunmuyorsa? Benim şiirlerim öyle duygu doludur ki gönderdiklerim yayımlanır.” Aslında pek öyle olmuyor. Olmadığını da Türkiye’nin şiir yayımlayan iki büyük dergisinin genel yayın yönetmeni  Enver Ercan söylüyor. Ercan’ın ve Metin Celâl’in belirttiğine göre gönderilen şiirlerin yüzde doksanı çöp! Bu kötü şiirleri yazanların da ısrarla şiir okumayan ama şiirleri yayımlansın isteyen kitleden olduklarını ifade ediyorlar. Şiirleri yayımlananlarsa, öncelikle Türk şiirini sonra da Dünya şiirini okuyan, takip edenlerden çıkıyor.

Kıssadan hisse: şiirlerinizin ciddi bir dergide yayımlanmasını istiyorsanız şiir okuyun! Şiir kitabı alın, şairleri tanıyın, şiir dergilerini takip edin. Hayır, internetteki şiir sitelerini veya Facebook’ta yapılan paylaşımları okumak sayılmaz. Her şeyden önce bu tür alanların barındırdıkları bilgiler güvenilir değil. Bir şairin hiçbir zaman yazmadığı, üstelik kötü de olan bir şiiri, o şairin adıyla öğrenebiliyor kitleler. Ayrıca ciddi bir edebiyat dergisinin kıyısından geçemeyecek bir sürü niteliksiz manzumeye de bu tür şiir sitelerinde yer alabiliyor. Bu da nitelikli şiirin aslında ne olduğuna dair beğeninizin gelişmesini engeller. Bu yüzden siz bu işi öğrenmek için gidin önce bir şiir antolojisi edinin. Antolojiler iyi birer yol göstericidir. Oradan hoşunuza giden şairleri keşfedip, bu şairlerin kitaplarına daha sağlıklı bir biçimde geçebilirsiniz. Son söz, “Ben başkasının şiirlerini okursam ondan etkilenirim. Bu yüzden ben kimsenin şiirini okumam.” diyenlere: Şiir böyle düşünenlerin sandığından bambaşka bir şey. Bu düşünceyi terk etmeyenlerin şiirlerinin iyi bir editör tarafından seçilerek nitelikli bir dergide yayımlanması neredeyse olanaksız.


1 Ekim 2011 Cumartesi

İki Yaratıcı Yazarlık Atölyesi İncelemesi - 2



Bilindiği üzere önceki yazıda Semih Gümüş yönetimindeki Notos Edebiyat Atölyesini incelemiştik. Bu yazıda da Murat Gülsoy’un BÜMED’de (Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği) yürüttüğü atölye çalışmalarından bahsedeceğiz. Sonrasında da bu iki atölyenin bir karşılaştırmasını yapıp her ikisinin de avantaj ve dezavantajlarına değineceğiz.

Önceki yazıda yaptığımız üzere önce atölyeyi yürüten kişiyi tanıyalım. Murat Gülsoy Sait Faik Hikâye Armağanı ve Yunus Nadi Roman Ödülü kazanmış bir yazar. Kendisinin ayrıca “Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık” adında, yaratıcı yazma üzerine hazırladığı bir kitabı da mevcut. Sölemeliyim ki, bu kitap ve 602. Gece adlı kitabı yazmak ve yazar gözüyle okumak üstüne kafa yoranların okumaları gereken kitaplar.

Murat Gülsoy’un BÜMED’de yürüttüğü yaratıcı yazma çalışmaları iki parçadan oluşuyor. Bunlardan birincisi Yaratıcı Yazarlık Kursu, diğeriyse Yaratıcı Yazarlık Atölyesi adlarını taşımakta. Yaratıcı Yazarlık Kursu, bir seminerler bütünü. Bu seminerlerde Gülsoy, yaratma süreci üstüne deneyimlerinden bahsederken bir yandan tıpkı Semih Gümüş’ün atölyesinde olduğu gibi başka yazarların metinlerinin çözümlemesi yapılıyor. Bunun yanı sıra belki de Gülsoy’un atölyesinin en önemli özelliği, kurmaca metinleri üretmeyi tetikleyecek birtakım ödevler ve teknikler içermesi. Sözgelimi içinde belli sözcüklerin geçtiği bir öykü yazmak, kısa bir metnin her cümlesinin arasına önce bir, sonra iki, sonra üç vd. cümleler ekleyerek o metni genleştirmek bunlardan birkaçı. Verilen ödevler bir sonraki derste incelenip eleştirilere açılıyor.

Yaratıcı Yazarlık Kursu, on hafta sürüyor. Bu kursa katılmış olanlar, dilerlerse Yaratıcı Yazarlık Atölyesine devam edebiliyorlar. Atölyede asıl olan katılımcıların üzerinde çalıştıkları öykülerin veya roman taslaklarının değerlendirilmesi. Ancak atölyede de tıpkı kursta olduğu gibi yaratıcılığı tetikleyecek birtakım ödevler de verilebiliyor. Atölye de tıpkı kurs gibi on hafta sürüyor. Buradaki kurs ve atölye ayrımının mantığı herhangi bir sanat atölyesi/kursu mantığıyla aynı olsa gerek. Resim tekniklerini öğrenmek isteyen kişi önce bunun için bir kursa gider. Sonrasında resimle ilgili çalışmalarını değerlendirmek ve geliştirmek için bir  ressamın, ustanın atölyesine gitmek söz konusu olur ve bu atölyede sürekli bir üretim olur. Gülsoy’un kurs ve atölyesi de aynı bu biçimde işliyor. Onar hafta süren kursun da atölyenin de bedelleri 950 TL. Boğaziçi mezunu olup BÜMED üyesi olanlar için ücret ise 750 TL.
Gülsoy’un yürüttüğü kurs ve atölye hakkında şuradaki adresten daha ayrıntılı bilgi alınabilir.

Gelelim Semih Gümüş ve Murat Gülsoy’un atölyelerinin karşılaştırılmasına. Önceki yazıda söylediğim gibi, Semih Gümüş’ün bir kurmaca yazarı değil de bir eleştirmen olması atölyesinin avantaj ve dezavantajlarının kaynağı. Gümüş, atölyesinde her ne kadar bazı ödevler verse de bunlar Gülsoy’undakiler gibi atölyenin belkemiğini oluşturmuyor. Dolayısıyla ne yazacağını henüz bilmeyen yazar adaylarına tetikleyici yollar göstermekten uzak kalıyor. Semih Gümüş’ün atölyesinde başka yazarlarının metinlerinin çözümlenmesi ve edebiyata dair temel unsurların katılımcılara aktarılması daha baskın gibi. Serbest çalışma saatlerinde katılımcıların yazdıkları metinler baştan sona irdelenip eleştiriliyor, ancak yaratıcılığı tetikleyici olan ve yazarın birtakım adı konmamış tekniklerin bilincine varmasını sağlayan ödevlerin bir iki örnek dışında olmayışı önemli bir eksiklik. Gümüş’ün atölyesinin ikinci kurunun da iki hafta dışında katılımcıların metinlerinin incelenmesine yer vermeyip tamamen edebiyatla ilgili birtakım konuların konuşulmasına dayanması da bunu gösteriyor. Bu açıdan Gümüş’ün atölyesinin ikinci kuru atölye adından ziyade kurs veya ders adını hak ediyor. Açıkçası Notos’un ikinci kurunu gereksiz bulduğumu söylemeliyim.

Öte yandan Semih Gümüş’ün, Murat Gülsoy’a nazaran, katılımcıların metinlerine belli konularda daha belirgin eleştiriler getirdiği de söylenebilir. Burada da kuşkusuz Gümüş’ün eleştirmenliği büyük rol oynuyor olmalı. Ayrıca Gülsoy, Türkçeyle ilgili meselelere Gümüş kadar değinmiyor gözüküyor. Hatta denilebilir ki Semih Gümüş’ün, atölyedeki metinleri eleştirisinde dile dair unsurlar büyük yer turuyor. Ayrıca Semih Gümüş’ün yıllardır dergilerde genç yazarlardan gelen öyküleri değerlendirerek yayıncılık yapmasının da bu dolaysız eleştirel tutumunun rolü olsa gerek. Ancak yine de Semih Gümüş, katılımcılardan birinin metni çözümlenip eleştiriye açılırken topu diğer katılımcılara atmaktan kaçınmalı ve kendisi daha etkin rol oynamalı diye düşünüyorum.

Semih Gümüş’ün eleştirmenliğinden kaynaklanan özelliklerinin öne çıkması gibi Gülsoy’un da kurmaca yazarı olma özelliğinden dolayı metin yaratmanın yollarına verdiği önem, kendi atölyesini yürütürken öne çıkıyor. Zaten Murat Gülsoy, yazarlık kariyeri boyunca da kurmaca bir metni yaratma yollarına, bunu yaparken zihnin nasıl çalıştığı gibi konulara büyük önem vermiş. Gülsoy, kitabında da yer verdiği üzere, kurmacanın unsurlarını anlatmaya büyük önem veriyor. Bu sayede sanırım Gülsoy’un kursuna katılanların metinlerinin kurgularının ciddi biçimde ilerleme kaydedeceğini söyleyebiliriz.

Gülsoy’un tekniklerinin işe yaradığı kuşkusuz. Ancak tehlikeleri de yok değil. Benim gözlemlediğim kadarıyla Gülsoy’un kursuna ve atölyesine katılanlarda bir çeşit fotokopi yazar olma sorunu var. Tıpkı Gülsoy’unki gibi oyunsu, kurguyu, baskın biçimde merak unsurunu öne çıkaran metinler ve dahası bir yazarın uydusuna dönüşmüş başka yazarlar ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu, Gülsoy’un kursuna katılanların kurmaca metin yazmayı tek bir biçimden ibaret sanarak öğrendiklerini gösteriyor. Gülsoy’un atölyesine katılanlar bu tehlikeyi mutlaka göz önünde bulundurmalılar.

İki atölye arasındaki bir başka fark da atölyeleri yürütenlerin tavırlarından kaynaklanıyor. Aslında katılımcılara tutumları açısından gerek Gülsoy’un gerekse Gümüş’ün herhangi bir olumsuz tutumları yok. Ama sanki Semih Gümüş bu atölyeleri yalnızca yayınevini ayakta tutabilmek için bir ek gelir olarak görürken Gülsoy, katılımcılarla geçirdiği vakitten daha çok keyif alıyor gibi. Ki denilebilir ki Gülsoy’un bu tutumunun sebebi yürüttüğü atölyeyi bir açıdan da kendisi için, kendi yaratıcı hayatının bir parçası olarak yapması. Belki de bunda Semih Gümüş’ün daha ketum bir mizaca sahip olmasının da etkisi vardır, bilemiyorum. Her iki atölyede de yapılan iş ciddiyetle ele alınıp, bu çalışmalara büyük önem verilmesine karşın Murat Gülsoy halinden biraz daha memnun gözüküyor, hepsi bu. Yoksa Semih Gümüş’ün atölyedeki işini önemsemeden yaptığı gibi bir anlam çıkmamalı.

Gelelim iki atölyenin ücretlerinin karşılaştırılmasına. Murat Gülsoy’un atölyesi BÜMED üyelerine 950 TL, dışarıdan katılanlara 750 TL gibi bir bedel öngörürken Semih  Gümüş’ün yürüttüğü Notos Yaratıcı Yazarlık Atölyesi 590 TL. Gerek BÜMED’de gerekse Notos’ta yürütülen atölyelerin onar hafta sürdüğünü de unutmamalı. Ayrıca önceki yazıda yer alan “Notos Yazı Atölyesi”nin ücreti de 450 TL. Burada hiç kuşku yok ki Semih Gümüş’ün yürüttüğü atölye açık ara önde.

Önceki yazını başında da belirttiğimiz gibi ülkedeki yaratıcı yazı atölyelerinden en dikkat çeken iki tanesini incelemeye çalıştık. Burada söylemek gerek ki aslında aynı şeyi ifade eden iki farklı anlayışa da sahiptir bu atölyeler. Semih Gümüş, yazarlığın kati surette bir başkasından öğrenilemeyeceğini söylemekte. Gümüş’e göre yazarlık öğrenilecekse yalnızca kitaplar öğrenilebilir; ancak bu tür atölyeler, işin başındaki yazar adaylarının çok uzun sürede öğrenebilecekleri  bazı şeyleri daha kısa sürede öğrenip zaman kazanmalarını sağlar. Murat Gülsoy’sa aynı şeyi bir başka bakış açısından dile getiriyor. Evet, bir yazı atölyesine giderek yazar olunmaz. Ancak edebiyat da en nihayetinde bir sanattır ve sanat dallarına dair teknikler öğretilebilir. Sözgelimi resimle ilgili teknikler ancak bir resim atölyesinde öğrenilir. İşte nasıl ki bir resim atölyesine gidilerek ressam olunmuyorsa bir yazı atölyesine de gidilerek yazar olunmaz. Bir atölyeye giderek sanatçı olunmaz ama resim atölyesinde de yazı atölyesinde de ilgili sanatlara dair birtakım teknikler pekâlâ öğretilebilir.

Bir dahaki yazıda görüşmek dileğiyle...

25 Temmuz 2011 Pazartesi

İki Yaratıcı Yazarlık Atölyesi İncelemesi - 1

Yazar Odası’na yeni bir giri yazmayalı uzun zaman oldu. Herhalde bazı yazarlık atölyelerinden bahsetmek için uygun bir zaman olsa gerek. Bu yazıda ve izleyen bir (belki de iki) yazıda Murat Gülsoy’un BÜMED’de (Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği), Semih Gümüş’ünse Notos çatısı altında yürüttükleri yaratıcı yazarlık atölyelerini ele alacağız. Bu iki atölyeyi seçmemin sebebi, muhtemelen ülkede en çok rağbet gören iki atölye olması. Ayrıca katılımcıları arasından da yapıtlarını yayımlatma fırsatını yakalayanların sayısı oldukça fazla. Bu iki atölyeyi tanıtırken ikisini karşılaştırarak avantajlarına ve dezavantajlarına değinmeye çalışacağım. Tabii bütün bunları tek bir yazıda yapmam çok uzun süreceği için bu yazıda önce Notos Edebiyat Atölyesinden, bir sonraki yazımda da Murat Gülsoy’un BÜMED’de  yürüttüğü atölyeden söz edeceğim. İki atölyenin tanıtımından sonra da ufak bir karşılaştırma yapacağım. Şimdi bu yazıda Notos’tan başlayarak atölyeleri incelemeye geçelim.

Önce atölyeleri yürüten kişileri tanıyalım. Notos Edebiyat Atölyesini yürüten Semih Gümüş, bir yaratıcı yazar, yani öykü, roman yazan bir yazar değil, bir eleştirmen. Kendisi aynı zamanda Notos dergisinin ve Notos Kitap yayınevinin başındaki ad. Gümüş daha önce de Adam Öykü dergisini çıkarmakta idi. Semih Gümüş, genç yazarların dergilere gönderdikleri öyküleri sürekli olarak değerlendirmek konusunda oldukça deneyim sahibi birisi. Kendisinin bir kurmaca yazarı değil de bir eleştirmen olması atölyesinin avantaj ve dezavantajlarının temelini oluşturuyor. Bu konuya daha sonra değineceğiz.

Notos Edebiyat Atölyesi, birkaç atölye çalışmasını içeriyor. Bunlar, yaratıcı yazarlık atölyesi, yaratıcı yazarlık atölyesi ikinci kur ve yazı atölyesi başlıklarını taşımakta. Yaratıcı yazarlık atölyesi on hafta sürüyor. En fazla yirmi kişiden oluşan atölye, bir gün ders, bir gün de serbest çalışma zamanı olmak üzere haftada iki günlük çalışmayı kapsıyor. İki buçuk saat süren ders gününde Semih Gümüş on haftalık program çerçevesince yaratıcı yazarlıkla ilgili anlatımını yapıyor. Tabii bu anlatım yapılırken bir yandan konu tartışmaya açılıyor ve ders etkileşimli olarak devam ediyor. Dersin ikinci bölümündeyse önceki haftadan katılımcılara dağıtılmış olan, Türk edebiyatından bir yazara ait bir öykünün incelemesi ve çözümlemesi yapılıyor. Tabii bu çözümleme, inceleme ve tartışmalarda konu edilen metinler çoğu kere katılımcılar için sınır çizmekten ziyade bir başlangıç noktası teşkil ediyor.

Haftanın diğer bir gününde yapılan iki saatlik serbest çalışma zamanında ise katılımcıların yazdıkları metinler Semih Gümüş ve diğer katılımcılar tarafından eleştirilip değerlendiriliyor. Bu arada ödevler de oluyor elbette. Ancak bütün atölye boyunca verilen ödevler bir ya da iki taneyi geçmiyor. Daha çok atölye katılımcılarının ‘kendiliklerinden’ yazdıkları metinlerin değerlendirilmesi bekleniyor. Atölyede edebiyat ve felsefe, şiir vb. konuların işlendiği haftalarda Semih Gümüş dışında bazı akademisyenler, şairler ve yazarlar da atölyede derslere giriyorlar.

Notos Edebiyat Atölyesinde yürütülen ikinci kurdaysa her hafta yapılan bir serbest çalışma günü yok. Serbest çalışma için on hafta içinde yalnıza iki gün öngörülmüş. Bu ikinci kur, yazmaktan ziyade konu anlatımına dayalı bir içeriğe sahip. Her hafta 1950 kuşağı ve Vüs’at O. Bener, Bir kişi yaratmak, Anayurt Oteli ve aşağılanmışlık gibi konular işleniyor. Semih Gümüş bu atölyenin bu zayıf yanını görmüş olsa gerek ki yalnızca yazdıklarını özgürce tartışabilecekleri ve yetkin birilerinin fikirlerini alabilecekleri yer arayanlar için bir de yazı atölyesi açmış. Yazı atölyesinin grupları en çok on beş kişiden oluşuyor ve sekiz hafta sürüyor. Dersler haftanın bir gününde üç saatlik zaman dilimlerinde yapılıyor. Bu yazı atölyesi yalnız ve yalnızca katılımcıların yazdıkları metinlerin değerlendirilmesine dayanmakta. Dolayısıyla yaratıcı yazarlık atölyesi ikinci kura göre çok daha fazla atölye adını hak etmekte.

Semih Gümüş’ün atölyesi Türkiye’deki başarılı yazarlık atölyelerinden bir tanesi. Yukarıda değinildiği üzere, Semih Gümüş sürekli olarak gençlerin metinlerini değerlendirme etkinliği içinde olan bir yayıncı. Aynı zamanda eleştirmen olması da sürekli olarak metinleri çözümlemesini ve üzerlerine eleştirel okuma-yazma yapmasını da gerektiriyor. Semih Gümüş’ün bu nitelikleri atölye katılımcılarının metinlerinin sağlıklı bir biçimde çözümlenip eleştiriye tutulması açısından olumlu bir özellik. Özellikle Türkiye’de kimi ünlü yazarların da yürüttüğü atölyelerde kimi zaman katılımcıların metinlerinin hakkıyla eleştirilip, metinlerdeki aksayan yönlerin açıkyüreklilikle dile getirilmesinin eksik kaldığı düşünüldüğünde bu önemli bir husus. Bu eksik eleştiri durumu, metin eleştirmek yerine metin yaratmak üzerine yoğunlaşmış yazarların alışkanlıklarının yanı sıra katılımcıların şevkini kırmak istemeyen bu yazarların mizaç özelliklerinden de kaynaklanabiliyor.

Tabii Semih Gümüş’ün bir kurmaca yazarı değil de bir eleştirmen olmasının atölyenin gidişatı açısından kimi ufak olumsuzlukları da yok değil. Bir eleştirmen olarak Semih Gümüş, ömründe hiçbir zaman bir öykü, roman vb. metin yazmamış, o yaratıcı süreç içine girmemiş. Dolayısıyla metnin yaratılmasına dair söz edileceği zaman kendisi yalnızca eleştirmen sezgileriyle katılımcılara yol göstermeye çalışabiliyor, “Ben olsaydım böyle yapardım” yoluna gidiyor. Belki de bundan dolayıdır ki Gümüş’ün atölyesinde iki cılız örnek dışında yaratıcılığı tetiklemeye yönelik alıştırmalar yapılmıyor. Daha sonraki yazıda anlatacağımız üzere bu atölyenin Murat Gülsoy’un atölyesinden en temel farkı ve bence atölyenin en büyük zayıflığı bu.

Ayrıca ikinci kurda yazmaya yönelik çalışmanın iki haftayla sınırlı olması da bir anlayış farkını ortaya koyuyor. Sonuçta yaratıcı yazarlık atölyesi dediğimiz şey temelde yazmaya ve üretmeye dayanır. Aksi durumda böylesi bir çalışma, bir tür edebiyat kursundan öteye gitmez. Bu yüzden ikinci kurun, bir yaratıcı yazarlık atölyesi için ne kadar anlamlı olduğundan emin değilim. Belki edebiyatı o kadar da iyi tanımayan katılımcılar için belli bir yararı dokunabilir. Ancak kendilerini iyi birer okur addeden ve daha çok yazmaya yönelmek isteyen genç yazarlar için ikinci kurdan ziyade yazı atölyesini öneriyorum.

Öte yandan Semih Gümüş’ün, katılımcıların yazma deneyimlerini dışladığı da söylenemez. Tam aksine, ilk kurda her hafta yapılan serbest çalışma zamanları, katılımcıların yazdıkları metinlerin incelenmesine, tartışılmasına ayrılmış durumda. Bu serbest çalışma zamanlarında atölyeye getirilen her metin enikonu eleştirilip inceleniyor, metnin ve yazarın zayıf ve kuvvetli yanları ortaya konulmaya çalışılıyor. Bunun yanı sıra her hafta Türk edebiyatından yapılan bir öykü çözümlemesinin oldukça yararlı olduğunu düşünüyorum. Yazarlığa dair öğretilebilecek bir şey varsa o da bir yazar gözüyle bir metni, kurmacanın unsurlarına ayırıp çözümleyerek eleştirel bir gözle okumaktır. Semih Gümüş’ün atölyesinin gerek bu özelliği gerekse programda belirtilen ders konuları sebebiyle bu nitelikleri sağladığını söyleyebiliriz.
Atölyenin ilk kurunda Turgay Fişekçi yönetiminde bir hafta şiir işleniyor. Ancak şiir yazmaya yönelik herhangi bir etkinlik yapılmıyor. Böyle olunca bu bir haftalık ders, amacı kurmaca metinler yazmak olan katılımcılar için bir bakıma ölü geçiyor. Ayrıca bir haftalık süre, şiir yazmak, şiir tartışmak isteyenler için de oldukça yetersiz. Dolayısıyla şiir için belki ayrı bir atölye açılması gerekirken bir haftada bu konuyu geçiştirmeye çalışmak her açıdan atölyeyi olumsuz etkilemekte. Bununla birlikte, Semih Gümüş, her dönem ünlü bir yazarı atölyeye konuk etmeye çalışıyor. Bu arada tabii Kaan Özkan ve Cemal Bâli Akal yönetiminde edebiyat-felsefe ilişkisi de işleniyor.  Diğer atölyelerin hemen hiçbirinde olmayan bu uygulamalar Semih Gümüş’ün atölyesine değer katan hususlardan biri.

Son olarak Semih Gümüş’ün atölyesinin ücretlerine değinmek istiyorum. Temmuz 2011 itibarıyla  on haftalık yaratıcı yazarlık atölyesi 590 TL. Bu ücret, ilk iki ay 295 TL + 295 TL biçiminde ödenebiliyor. İkinci kurun ücretleri de aynen bu biçimde. Yazı atölyesinin bedeli ise 450 TL. Söylemek gerek ki bu ücretler Türkiye’deki diğer yaratıcı yazarlık atölyelerinin ücretleri göz önüne alındığında belki de en uygun ücrete sahip atölye. Ayrıca söylemek gerek ki böylesi nitelikli bir atölyenin bu ücrete sahip olması atölyeyi daha da cazip kılıyor. Semih Gümüş yönetimindeki Notos Edebiyat Atölyesi’nin sitesine http://notosedebiyatatolyesi.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz. Atölyenin iletişim bilgileriyse şu biçimde:

Telefon: 0212 243 49 07
Faks: 0212 252 38 05
E-posta: atolye@notoskitap.com
İnönü Caddesi, Emektar Sokak, 18/1
Gümüşsuyu Beyoğlu
İstanbul