1 Ekim 2011 Cumartesi

İki Yaratıcı Yazarlık Atölyesi İncelemesi - 2



Bilindiği üzere önceki yazıda Semih Gümüş yönetimindeki Notos Edebiyat Atölyesini incelemiştik. Bu yazıda da Murat Gülsoy’un BÜMED’de (Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği) yürüttüğü atölye çalışmalarından bahsedeceğiz. Sonrasında da bu iki atölyenin bir karşılaştırmasını yapıp her ikisinin de avantaj ve dezavantajlarına değineceğiz.

Önceki yazıda yaptığımız üzere önce atölyeyi yürüten kişiyi tanıyalım. Murat Gülsoy Sait Faik Hikâye Armağanı ve Yunus Nadi Roman Ödülü kazanmış bir yazar. Kendisinin ayrıca “Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık” adında, yaratıcı yazma üzerine hazırladığı bir kitabı da mevcut. Sölemeliyim ki, bu kitap ve 602. Gece adlı kitabı yazmak ve yazar gözüyle okumak üstüne kafa yoranların okumaları gereken kitaplar.

Murat Gülsoy’un BÜMED’de yürüttüğü yaratıcı yazma çalışmaları iki parçadan oluşuyor. Bunlardan birincisi Yaratıcı Yazarlık Kursu, diğeriyse Yaratıcı Yazarlık Atölyesi adlarını taşımakta. Yaratıcı Yazarlık Kursu, bir seminerler bütünü. Bu seminerlerde Gülsoy, yaratma süreci üstüne deneyimlerinden bahsederken bir yandan tıpkı Semih Gümüş’ün atölyesinde olduğu gibi başka yazarların metinlerinin çözümlemesi yapılıyor. Bunun yanı sıra belki de Gülsoy’un atölyesinin en önemli özelliği, kurmaca metinleri üretmeyi tetikleyecek birtakım ödevler ve teknikler içermesi. Sözgelimi içinde belli sözcüklerin geçtiği bir öykü yazmak, kısa bir metnin her cümlesinin arasına önce bir, sonra iki, sonra üç vd. cümleler ekleyerek o metni genleştirmek bunlardan birkaçı. Verilen ödevler bir sonraki derste incelenip eleştirilere açılıyor.

Yaratıcı Yazarlık Kursu, on hafta sürüyor. Bu kursa katılmış olanlar, dilerlerse Yaratıcı Yazarlık Atölyesine devam edebiliyorlar. Atölyede asıl olan katılımcıların üzerinde çalıştıkları öykülerin veya roman taslaklarının değerlendirilmesi. Ancak atölyede de tıpkı kursta olduğu gibi yaratıcılığı tetikleyecek birtakım ödevler de verilebiliyor. Atölye de tıpkı kurs gibi on hafta sürüyor. Buradaki kurs ve atölye ayrımının mantığı herhangi bir sanat atölyesi/kursu mantığıyla aynı olsa gerek. Resim tekniklerini öğrenmek isteyen kişi önce bunun için bir kursa gider. Sonrasında resimle ilgili çalışmalarını değerlendirmek ve geliştirmek için bir  ressamın, ustanın atölyesine gitmek söz konusu olur ve bu atölyede sürekli bir üretim olur. Gülsoy’un kurs ve atölyesi de aynı bu biçimde işliyor. Onar hafta süren kursun da atölyenin de bedelleri 950 TL. Boğaziçi mezunu olup BÜMED üyesi olanlar için ücret ise 750 TL.
Gülsoy’un yürüttüğü kurs ve atölye hakkında şuradaki adresten daha ayrıntılı bilgi alınabilir.

Gelelim Semih Gümüş ve Murat Gülsoy’un atölyelerinin karşılaştırılmasına. Önceki yazıda söylediğim gibi, Semih Gümüş’ün bir kurmaca yazarı değil de bir eleştirmen olması atölyesinin avantaj ve dezavantajlarının kaynağı. Gümüş, atölyesinde her ne kadar bazı ödevler verse de bunlar Gülsoy’undakiler gibi atölyenin belkemiğini oluşturmuyor. Dolayısıyla ne yazacağını henüz bilmeyen yazar adaylarına tetikleyici yollar göstermekten uzak kalıyor. Semih Gümüş’ün atölyesinde başka yazarlarının metinlerinin çözümlenmesi ve edebiyata dair temel unsurların katılımcılara aktarılması daha baskın gibi. Serbest çalışma saatlerinde katılımcıların yazdıkları metinler baştan sona irdelenip eleştiriliyor, ancak yaratıcılığı tetikleyici olan ve yazarın birtakım adı konmamış tekniklerin bilincine varmasını sağlayan ödevlerin bir iki örnek dışında olmayışı önemli bir eksiklik. Gümüş’ün atölyesinin ikinci kurunun da iki hafta dışında katılımcıların metinlerinin incelenmesine yer vermeyip tamamen edebiyatla ilgili birtakım konuların konuşulmasına dayanması da bunu gösteriyor. Bu açıdan Gümüş’ün atölyesinin ikinci kuru atölye adından ziyade kurs veya ders adını hak ediyor. Açıkçası Notos’un ikinci kurunu gereksiz bulduğumu söylemeliyim.

Öte yandan Semih Gümüş’ün, Murat Gülsoy’a nazaran, katılımcıların metinlerine belli konularda daha belirgin eleştiriler getirdiği de söylenebilir. Burada da kuşkusuz Gümüş’ün eleştirmenliği büyük rol oynuyor olmalı. Ayrıca Gülsoy, Türkçeyle ilgili meselelere Gümüş kadar değinmiyor gözüküyor. Hatta denilebilir ki Semih Gümüş’ün, atölyedeki metinleri eleştirisinde dile dair unsurlar büyük yer turuyor. Ayrıca Semih Gümüş’ün yıllardır dergilerde genç yazarlardan gelen öyküleri değerlendirerek yayıncılık yapmasının da bu dolaysız eleştirel tutumunun rolü olsa gerek. Ancak yine de Semih Gümüş, katılımcılardan birinin metni çözümlenip eleştiriye açılırken topu diğer katılımcılara atmaktan kaçınmalı ve kendisi daha etkin rol oynamalı diye düşünüyorum.

Semih Gümüş’ün eleştirmenliğinden kaynaklanan özelliklerinin öne çıkması gibi Gülsoy’un da kurmaca yazarı olma özelliğinden dolayı metin yaratmanın yollarına verdiği önem, kendi atölyesini yürütürken öne çıkıyor. Zaten Murat Gülsoy, yazarlık kariyeri boyunca da kurmaca bir metni yaratma yollarına, bunu yaparken zihnin nasıl çalıştığı gibi konulara büyük önem vermiş. Gülsoy, kitabında da yer verdiği üzere, kurmacanın unsurlarını anlatmaya büyük önem veriyor. Bu sayede sanırım Gülsoy’un kursuna katılanların metinlerinin kurgularının ciddi biçimde ilerleme kaydedeceğini söyleyebiliriz.

Gülsoy’un tekniklerinin işe yaradığı kuşkusuz. Ancak tehlikeleri de yok değil. Benim gözlemlediğim kadarıyla Gülsoy’un kursuna ve atölyesine katılanlarda bir çeşit fotokopi yazar olma sorunu var. Tıpkı Gülsoy’unki gibi oyunsu, kurguyu, baskın biçimde merak unsurunu öne çıkaran metinler ve dahası bir yazarın uydusuna dönüşmüş başka yazarlar ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu, Gülsoy’un kursuna katılanların kurmaca metin yazmayı tek bir biçimden ibaret sanarak öğrendiklerini gösteriyor. Gülsoy’un atölyesine katılanlar bu tehlikeyi mutlaka göz önünde bulundurmalılar.

İki atölye arasındaki bir başka fark da atölyeleri yürütenlerin tavırlarından kaynaklanıyor. Aslında katılımcılara tutumları açısından gerek Gülsoy’un gerekse Gümüş’ün herhangi bir olumsuz tutumları yok. Ama sanki Semih Gümüş bu atölyeleri yalnızca yayınevini ayakta tutabilmek için bir ek gelir olarak görürken Gülsoy, katılımcılarla geçirdiği vakitten daha çok keyif alıyor gibi. Ki denilebilir ki Gülsoy’un bu tutumunun sebebi yürüttüğü atölyeyi bir açıdan da kendisi için, kendi yaratıcı hayatının bir parçası olarak yapması. Belki de bunda Semih Gümüş’ün daha ketum bir mizaca sahip olmasının da etkisi vardır, bilemiyorum. Her iki atölyede de yapılan iş ciddiyetle ele alınıp, bu çalışmalara büyük önem verilmesine karşın Murat Gülsoy halinden biraz daha memnun gözüküyor, hepsi bu. Yoksa Semih Gümüş’ün atölyedeki işini önemsemeden yaptığı gibi bir anlam çıkmamalı.

Gelelim iki atölyenin ücretlerinin karşılaştırılmasına. Murat Gülsoy’un atölyesi BÜMED üyelerine 950 TL, dışarıdan katılanlara 750 TL gibi bir bedel öngörürken Semih  Gümüş’ün yürüttüğü Notos Yaratıcı Yazarlık Atölyesi 590 TL. Gerek BÜMED’de gerekse Notos’ta yürütülen atölyelerin onar hafta sürdüğünü de unutmamalı. Ayrıca önceki yazıda yer alan “Notos Yazı Atölyesi”nin ücreti de 450 TL. Burada hiç kuşku yok ki Semih Gümüş’ün yürüttüğü atölye açık ara önde.

Önceki yazını başında da belirttiğimiz gibi ülkedeki yaratıcı yazı atölyelerinden en dikkat çeken iki tanesini incelemeye çalıştık. Burada söylemek gerek ki aslında aynı şeyi ifade eden iki farklı anlayışa da sahiptir bu atölyeler. Semih Gümüş, yazarlığın kati surette bir başkasından öğrenilemeyeceğini söylemekte. Gümüş’e göre yazarlık öğrenilecekse yalnızca kitaplar öğrenilebilir; ancak bu tür atölyeler, işin başındaki yazar adaylarının çok uzun sürede öğrenebilecekleri  bazı şeyleri daha kısa sürede öğrenip zaman kazanmalarını sağlar. Murat Gülsoy’sa aynı şeyi bir başka bakış açısından dile getiriyor. Evet, bir yazı atölyesine giderek yazar olunmaz. Ancak edebiyat da en nihayetinde bir sanattır ve sanat dallarına dair teknikler öğretilebilir. Sözgelimi resimle ilgili teknikler ancak bir resim atölyesinde öğrenilir. İşte nasıl ki bir resim atölyesine gidilerek ressam olunmuyorsa bir yazı atölyesine de gidilerek yazar olunmaz. Bir atölyeye giderek sanatçı olunmaz ama resim atölyesinde de yazı atölyesinde de ilgili sanatlara dair birtakım teknikler pekâlâ öğretilebilir.

Bir dahaki yazıda görüşmek dileğiyle...

9 yorum:

oas dedi ki...

özellikle yazar olma hevesini taşıyanlar için güzel bir şekilde değerlendirmede bulunmuşsunuz. ben de imkanlar doğrultusunda atölyelere katılma taraftarıyım, fakat herhangi bir atölye çalışmasına gerek kalmadan da başarılı bir şekilde yazmak mümkün. Bu tür kursların en güzel tarafı yazarken kendinizi bulma çabanızda harcadığınız süreyi kısaltmaları sanırım. Murat Gülsoy'un Büyübozumu kitabını okudum ve ciddi şekilde istifade ettim. Semih beyin de Notos'unu takip etmeye çalışıyoruz. Umarım böyle kursların sayısı nicel ve nitel anlamda orantılı olarak artar.

Y.O. dedi ki...

Yazıyla ilgili övgünüz için teşekkürler.

Kunegond dedi ki...

Benim gözlemlediğim kadarıyla Gülsoy’un kursuna ve atölyesine katılanlarda bir çeşit fotokopi yazar olma sorunu var. Tıpkı Gülsoy’unki gibi oyunsu, kurguyu, baskın biçimde merak unsurunu öne çıkaran metinler ve dahası bir yazarın uydusuna dönüşmüş başka yazarlar ortaya çıkıyor.

Bu paragrafta aynı tarzda özgün eser veren yazarların birbirlerinin uydusu olduğu vurgulanıyor ki buradan gelmiş geçmiş tüm yazarların bir şekilde Tanpınar uydusu, King uydusu, Christie uydusu, Cartland uydusu, Beckett, Vian, Moliere, Cervantes, Proust, Voltaire, Kutsal kitap, Homeros, Ezop uydusu olduğu çıkarımını yaptım.

Aynı canlı varlıkların da beş aşağı beş yukarı bir birlerinin kopyaları oldukları gibi. Zaten DNA yapılarındaki son bilimsel gelişmeler bunu da belirtiyor. Tek bir harf farkıyla insan değil de sinek olabilirmişiz:-)

Y.O. dedi ki...

"Bütün metinler doğaları gereği, zaten üç aşağı beş yukarı aynı yapıdadır. Kurmacanın DNA'sında bir harf değiştirerek bambaşka bir sonuca ulaşabiliriz. Dolayısıyla Gülsoy'un atölyesinden çıkan metinler Tanpınar'ınkilere veya Homeros'a ne kadar benziyorsa Gülsoy'un metinlerinin de o kadar fotokopisidir." Savınız özetle bu biçimde sanırım. Ben, pek çok yazarın da yaptığı gibi edebiyat ile resim sanatları arasında bağlantı kurmayı severim. Edebiyatla ilgili çoğu kere anlaşılmayan şeyler, resimle ilgili örnekler verince daha iyi kavranır sanıyorum.

Lichtenstein'in Pop Art tablolarını gözünüzün önüne getirin. Ya da Egon Schiele'yi, Tamara de Lempicka'yı, Renoir'ı, Picasso'yu, Gauguin'i vb. Hepsi birbirinden ne kadar farklı değil mi? Sonra Egon Schiele çıkıyor ve Gustav Klimt'in üslubundan bir harfi çıkarıyor, yerine kendi harfini ekleyip bambaşka bir üslup, bambaşka bir DNA dizilimi yaratıyor.

Şimdi bir de bütün bu ressamların atölyelerini düşünün. Öğrencilerinin neredeyse hepsinin Lichtenstein gibi, Egon Schiele gibi, Picasso gibi resimler yaptıklarını, ustalarına öykünüp onlar aşamadıklarını, yalnızca kopyaladıklarını, benzer üslupla benzer şeyler ürettiklerini düşünün. Gözünüzün önünde canlandırabiliyorsunuz, değil mi? Schiele'ninkiler Schiele gibi, Picasso'nunkiler Picasso gibi yapıyorlar. Sanırım böylesi bir durumda öğrencileri ve/veya hocaları eleştirmeye hakkımız olur.

Kurmaca da buna benziyor. Evet, kurgunun sınırları dahilinde bütün metinler temelde aynı özelliklere sahip. Ama Lichtenstein'la Picasso'yu birbirinden apaçık biçimde nasıl ayırt edebiliyorsak aynı şey edebiyat metinleri için de geçerli. Gülsoy'un atölyesinde gördüğüm sorun da budur işte. Yoksa kurmaca metnin doğası gereği Tanpınar'a, Proust'a veya Cervantes'e, herhangi bir kurmaca metnin olabileceği kadar kanbağı olan, özgün yapıtlardan söz etmiyorum.

aysenozkaya dedi ki...

Bizim Atölyemize de bekleriz : İki yıldır Kadıköy-Koşuyolu'nda NÜKHET EREN Yaratıcı Yazarlık Atölyesi 31 Ekim'de eski, 01 Kasım'da çalışmalarına başlıyor. Tamamiyle "gönüllü" ve "ücretsiz" olan atölyemize veya diğer etkinliklerimize katılmak isteyenler için :
http://tiyatrokosuyolu.blogspot.com/

aysenozkaya dedi ki...

Eksik bilgi girmişim :

Çalışmalarımız 2010 yılından bu yana eğitim alan katılımcılar için 31 Ekim'de, yeni katılımcılar içinse 01 Kasım'da başlıyor.

Özürümü kabul buyurun.

Beyza Tarlacı dedi ki...

merhaba, öncelikle verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim çok yararlı oldu.

ek olarak ali ural'ın yazarlık kursları konusunda ne düşünüyorsunuz öğrenebilir miyim?

Yazar Odası dedi ki...

Ali Ural'ın verdiği yazarlık kurslarıyla ilgili yalınkat bir bilgim var. Ama bu yalınkat bilgi çerçevesinde edindiğim ilk izlenim pek olumlu değil.

Anıl Akiş dedi ki...

Harika bir paylaşım olmuş, emeğinize sağlık. Yazarlık Kursu İzmir